MARKSİST YABANCILAŞMA ve RUHSAL DENEYİMLER
- Gri Psikoloji

- 15 Mar
- 2 dakikada okunur

Sözlük anlamıyla yabancılaşma: Bir kimsenin bir şeye, birine ya da kendisine karşı ilgisinin, yakınlığının ve bağlılığının azalması; alışık olduğu durumdan uzaklaşması, kendini dışta hissetmesi durumudur.
Marksist yabancılaşma ise: kapitalist üretim koşullarında bireyin emeğinin ürünüyle, üretim süreciyle, diğer insanlarla ve kendi insani özüyle kurduğu bağın kopması durumunu ifade eder.
Marx’a göre yabancılaşma tek bir anda ortaya çıkmaz; bir süreçtir. Bu süreci dört başlıkta ele alır. Önce insanın kendi emeğinin ürününe yabancılaşması gelir. Ardından, yaptığı işe ve üretim sürecine yabancılaşma yaşanır. Üçüncü aşamada kişi, insan türünün bir üyesi olarak kendi özüne, yani “türsel varlığına” yabancılaşır. Son olarak ise diğer insanlarla kurulan ilişkiler yabancılaşır.
Marx özellikle işçinin, kendi emeğiyle ortaya koyduğu ürünle kurduğu ilişkiye dikkat çeker. Emek, kişisel bir bağ içerir: Doğadan bir şey alır, onu dönüştürür ve ortaya çıkan şeyi kendimizin bir parçası gibi hissederiz. Ancak kapitalist sistemde emek, para karşılığında satılan bir şeye dönüşmüştür (kişinin kendi parçası olarak hissettiği emeği artık bir nesnedir). Böylece kişi, ortaya koyduğu ürünü yani bir parçasını sahiplenemez; kendi emeğiyle arasına mesafe girer.
Bu kopuş yalnızca ürünle sınırlı kalmaz. İnsan zamanla kendi yaptığı işe de yabancılaşır. İş, kişiye tatmin veren bir etkinlik olmaktan çıkar; yalnızca satılması gereken bir eyleme dönüşür.
Marx burada insanı hayvanlardan ayıran temel bir noktaya da işaret eder. Hayvanlar yalnızca ihtiyaçları için üretir. İnsan ise sanat, bilim ve edebiyat gibi alanlarla bütün bir dünyayı yaratabilir. İnsan emeği özgür, yaratıcı ve bilinçlidir; kişi yarattığı şeylerde kendini görür, kendini yeniden kurar. Ancak emek yabancılaştığında, insan bu yaratıcı özelliğini de kaybeder. Kendi yarattığı dünyada artık kendini tanıyamaz hale gelir. Bu durumda birey ne zihinsel ne de fiziksel olarak gelişebilir. Aksine, bedensel olarak tükenir ve zihinsel olarak yıpranır
Marx yabancılaşmayı temelde ekonomik bir sorun olarak ele almıştı. Psikolojide bu yabancılaşma bireyin ruh dünyasında nasıl yankılanıyor?
Bugünden bakalım, yaşadığımız birçok psikolojik zorluk, “hasta bireyler” den çok, yabancılaştırıcı koşullar içinde ayakta kalmaya çalışan sağlıklı benliklerimizin sessiz bir ifadesi olabilir mi
Marx’ın “insanın kendi özüne yabancılaşması” dediği durum, psikolojide kendilikle temasın zayıflaması olarak karşılık bulur. Kişi ne istediğini, neden yaptığını ya da yaptığı şeyin kendisiyle nasıl bir bağı olduğunu açıklamakta zorlanır. Bu da benliğin bütünlüğünü bozar. Psikodinamik açıdan bakıldığında kendine yabancılaşma, gerçek kendilik ile yaşantılanan kendilik arasındaki farkın artmasıdır.
Yabancılaşma aynı zamanda duygusal bir süreçtir. Kişi üretimle ve yaptığı işle bağ kuramadığında, duygular da giderek körelir. İlgi kaybı, anlamsızlık hissi ve duygusal uyuşma ortaya çıkabilir. Bu durum karşımıza çoğu zaman depresif duygulanımın ayak sesleri olarak görülür. Çünkü anlam duygusu, ruhsal iyilik halinin temel taşlarındandır.
Toparlamak gerekirse Marx’ın yabancılaşma kavramı, bugün klinik alanda ele alındığında tükenmişlik, kimlik karmaşası ve anlamsızlık hissi gibi birçok olgunun teorik zeminini hazırlar. Yabancılaşma yalnızca ekonomik bir kavram değil; insanın kendi varoluşuyla kurduğu ilişkinin koptuğu derin bir psikolojik deneyimdir.
Yazar: Zeynep Hatun ÖZGÖKÇE



Yorumlar