top of page

BİR “AN”DA ASILI KALMAK

  • Yazarın fotoğrafı: Gri Psikoloji
    Gri Psikoloji
  • 15 Mar
  • 4 dakikada okunur

“Hayatımın en mutlu anıymış bilmiyordum…”


Geçmiş ve şimdiki zaman arasında sıkışmış, bilinmeden yaşanmış ve ancak yitirildikten sonra tanınabilir hale gelmiş bir mutluluğun itirafı.


Masumiyet Müzesi’ni konuşacağımız bu yazıda ben de tıpkı romandaki gibi aynı sözlerle başlamak istedim. Ama bu yazıda Masumiyet Müzesi’ni romantik bir aşk anlatısı olarak değil takıntı, yas ve bellek ekseninde örgütlenen bir ruhsal yapı olarak ele alacağım. Çünkü bu roman, sevmenin değil bırakamamanın hikayesidir. Kemal için belki bir itiraf olan bu sözler ben okuyup izledikten sonra bir yasın duyurusu oldu ancak. Tüm roman boyunca yankılanan “o zaman bilmiyordum şimdi biliyorum hissi” çoğu zaman sahip olmayı değil sahip olduğunu fark etmek için çok geç kalmayı getirir beraberinde. Şimdi mutluluğu ancak bir vitrin camının ardından görebildiği için hatırlayan Kemal Basmacı yaşanan bir anı değil yaşanamamış bir hayatı kutsuyor müzesinde. Bu nedenle Masumiyet Müzesi, aşkın coşkusunu değil aşkın ardından kurulan zihinsel düzenekleri anlatır. Yazar romanında bir insanın sevdiği kişi üzerinden kendi iç boşluğunu nasıl yapılandırdığını gösterirken Kemal karakteri bir kaybın ardından tutulan yasın değil yas tutulamadığında zihnin ne yaptığına dair uzun ve sabırlı gözlemdir. Hatıralar, nesneler ve tekrarlar aracılığıyla kurulan bu dünya sağaltıcı olmaktan çok koruyucudur Kemal’in acısını dindirmemiş fakat dağılmasını engellemiştir.


Psikolojik açıdan bakıldığında roman, sevginin nasıl yavaş yavaş bir takıntıya, hatırlamanın nasıl bir ritüele, yasın nasıl bir kutsallaştırmaya dönüştüğünü gösterir. Kemal’in Füsun’a duyduğu şey, bir insana yönelmiş canlı bir bağ olmaktan çıkar zamanla dondurulmuş bir anlam deposuna dönüşür. Bu depoda duygular akmak, nesneler sevilmek, anılar yaşanmak yerine saklanmayı, muhafaza edilmeyi ve sergilenmeyi hak etmiştir. Kemal’in aşk saplantısının nesneyle kurulan ilişkinin ruhsal ve kolektif boyutlarını açığa çıkardığını görürüz. Orhan Pamuk, anlatıyı bir hatıra defteri gibi kurarken aslında bir ruhsal savunma mekanizmasının mimarisini inşa eder. Bu mimariyi, insanın eksiklikle baş etme biçimleri üzerinden okuduğumuzda, ortaya çıkan tablo tam da insan ruhuna bakarken işaret ettiğimiz o temel yarılmayı görünür kılar: Kişi kaybı mı yaşar, yoksa kaybın içinde mi yaşamaya başlar?


Arzunun, yoksunluğun ve belleğin insan ruhunda nasıl tortulaştığını gösteren uzun süreli bir iç dünya kaydı olan bu romanda olaydan çok ruh hâlinin, zamandan çok hatıranın izini sürmek mümkün. Romanın psikolojik omurgası, nesneler üzerinden kurulan bir bağlanma patolojisi ve melankolik bir saplanma hâlidir. Kemal’in yaşadığı şey, klasik anlamda bir karşılıklı aşk deneyimi değildir. Daha çok, eksik benliğin dış bir nesneyle tamamlanma çabasıdır. Füsun burada bir kişi olmaktan ziyade, Kemal’in içsel boşluğunu doldurmak üzere ruhsal olarak yüklenmiş bir imgeye dönüşür. Bu yüzden Kemal’in acısı ayrılıktan değil kendi bütünlüğünü emanet ettiği nesneyi kaybetmekten doğar.


Kemal’in Füsun’a yönelimi ilk bakışta tutkulu bir aşk gibi görünse de bu yönelim obsesif yapılanmanın tüm izlerini taşır. Obsesyonun temelinde bastırılmış suçluluk, kontrol ihtiyacı ve kayıp kaygısı bulunur. Kemal’in nişanlı olduğu dönemde Füsun’la ilişki yaşaması, bilinçdışı düzeyde yoğun bir suçluluk üretir. Ancak bu suçluluk açıkça işlenmediği için semptom üretmiştir. Takıntı nevrozu tam da burada doğar: Kişi suçluluğu düşünce ve ritüellerle telafi etmeye çalışır. Kemal’in yıllarca süren bekleyişi, Füsun’un evine gidip gelmeleri, aynı sofraya tekrar tekrar oturması bunlar romantik sadakat jestleri değildir kompulsif tekrar davranışlarıdır. Obsesif yapı, zamanı doğrusal yaşamaz aksine döngüsel yaşar. Her tekrar, geçmişteki “suç anını” onarma girişimidir. Ama onarım gerçekleşmez, çünkü ritüelin amacı iyileşmek değil suçluluğu kontrol edilebilir seviyede tutmaktır.


Füsun’a yönelen bu aşkı, klasik anlamda bir bağlanma değil erken nesne ilişkilerinde yarım kalmış bir bütünleşme ihtiyacının geç yaşamdaki tezahürüdür aslında. Bu noktada anlatı, bizi nesne ilişkilerinde Melanie Klein’ın tarif ettiği biçimiyle, sevilen nesne hiçbir zaman yalnızca sevilen değildir aynı anda korkulan, kaybedilmesinden dehşet duyulan ve içe alınamadığında parçalanma kaygısı yaratan bir varlıktır. Kemal’in Füsun’a yönelimi de böyledir: Onu sever, ama aynı ölçüde yitirmekten korktuğu için gerçek bir yakınlığa cesaret edemez. Bu yüzden ilişki yaşanırken bile, ilişki çoktan hatıraya dönüştürülmeye başlanır.


Sağlıklı bağlanmada sevilen kişi zamanla içselleştirilir yokluğunda da ruhsal süreklilik korunur. Ancak Kemal’de bu içselleştirme gerçekleşmediğini görüyoruz. Kaybedilen nesnesini yani Füsun’u iç dünyasına alamadığı için dış dünyada tutmaya çalışılır. Tam bu kırılma noktasında müze fikri doğar. Müze, kaybın kabulü değil kaybın inkârının estetikleştirilmesidir.


Donald Winnicott’un “geçiş nesnesi” kavramı burada belirleyici bir açıklama sunar. Çocuk, anneden ayrışma sürecinde bir battaniyeye, oyuncağa ya da herhangi bir nesneye duygusal süreklilik yükler. Bu nesne, yoklukla baş etmeyi mümkün kılar. Ancak yetişkin ruhsallığında bu mekanizma çözülmemişse, kişi sevdiği insanın yerine nesneleri koymaya başlar. Kemal’in topladığı eşyalar sigara izmaritleri, tokalar, bardaklar tam da bu yüzden erotik ve kutsal bir anlam kazanır. Bunlar hatıra değildir geçiş nesnesinin patolojik uzantılarıdır. Füsun’un yokluğunda onun yerini doldurmazlar ama yokluğunu sürekli diri tutarlar. Yani yas tutmak yerine yasın müzeciliği yapılır.


Burada ise melankoli ile yas arasındaki ayrım keskinleşir. Yasta kayıp kabul edilir, acı işlenir ve zamanla ruhsal yapı yeniden örgütlenir. Melankolide ise kayıp inkâr edilmez ama tamamlanmaz kişi kaybettiği nesneyi kendi benliğine gömer ve onunla birlikte donar. Kemal’in yıllara yayılan bekleyişi, hayatı askıya alışı ve başka hiçbir ilişkiye ruhsal yatırım yapamayışı bu donmanın göstergesidir. Müze bu donmanın mimari karşılığıdır: Zamanın akmadığı, hatıranın çürümediği, kaybın canlı tutulduğu kapalı bir ruh mekânı. Müze görünürde Füsun’a adanmış gibi görünse de sergilenen şey Füsun’un hayatı değil, Kemal’in bakışıdır. Nesneler Füsun’u anlatmaz Kemal’in Füsun’u nasıl gördüğünü anlatır. Yani müze, sevilenin değil sevenin anıtıdır. Böylece anlatı narsisistik bir boyut kazanır.  Bu durum, sevginin öznesini de tartışmalı hâle getirir. Sevgi karşıdakini özgürleştiriyorsa yaşatıcıdır aksi halde donduruyorsa sahiplenicidir, tıpkı Kemal’in sevgisi gibi. Onun sevgisi yaşayan insanla değil, saklanan hatırayla ilişki kurar. Bu yüzden Füsun’la gerçek bir gelecek kuramaz çünkü gelecek canlılık ister, o ise geçmişi korumaya yeminlidir.


Böyle bakıldığında sergilenen şeyin bir aşk hikayesi olmadığı sergilenen şeyin iyileştirilememiş bir yas ve çözülememiş bir suçlulukla eşyanın kokusunda geçmişi aramanın, kaybedilen bir aşkı 4213 adet sigara izmaritiyle geri çağırmanın ve mutluluk peşinde ritüellerle ayakta tutulan bir benliğin kendisidir.


Yazar: Psikolog Sultan AĞIRMAN

 
 
 

Yorumlar


bottom of page