top of page

“FREUD'U ANLAMAK: BİR HAYAT, BİR KURAM, BİR MASANIN ETRAFINDAKİ HİKAYE”

  • Yazarın fotoğrafı: Gri Psikoloji
    Gri Psikoloji
  • 22 Eki
  • 9 dakikada okunur
ree

YAŞAMINDAN

 

6 Mayıs 1856’da Moravya’da doğmuş olan Freud annesinden yaklaşık 2 katı yaşta olan annesinden önce bir evlilik yapmış sert ve otoriter Yahudi bir yün tüccarı olan babasından daha 2 yaşındayken bile kendisini üstün görmüştür. Annesi ise korumacı sevgi dolu ve çekici bir kadındır Freud doğduğu andan itibaren annesinin göz bebeği olmuştur annesinin gözündeki olağanüstü yerinin farkında olan Freud ‘annesinin tarafsız favorisi olan erkek çocuğu bir kral hissi ile hayata tutunur ve bu yaşanan güven duygusu sıklıkla gerçek bir başarıya sebep olur’ şeklinde bir açıklama yapmıştır Freud’un annesine tutkuyla bağlı olduğu hatta ona cinsel bir bağ hissettiğini ve bu hissin oidipus kompleksinin gelişiminin temelini oluşturduğu iddia edilmiştir. Ailesinde çok çalışkan bir öğrenci olarak görülmüş ve kardeşlerine göre daha ayrıcalıklı bir yaşam sürmüştür (kardeşleri mum ışığında ders çalışırken Freud gaz lambasıyla çalışmış ve özel odası olan tek kişi yine kendisidir) . Freud dil öğrenmeye çok yatkındı.Okula yaşıtalrından bir yıl önce başladı ve sınıfta bir öncü haline geldi

17 yaşında Viyana Üniversitesi’nde Tıp okumaya başladı 1881’ de normalden 3 sene daha uzun bir sürede mezun oldu.

1885’ te nöropatoloji dalında doçent olmuş bu pozisyonun ardından Paris’teki Fransız nörolog Jean Martin Charcot gözetiminde çalışmaya başlamıştır. Charcot nevroz ile ilgili çalışmaları ile bilinirken daha sonra histeri olarak tanımlanan çalışması ile hatırlanmaktadır.Histeri kelimesi köken olarak rahim kelimesinden geldiği için sadece kadınlarda görülen bir  hastalık olarak yaygınlaşmıştır.Charcot klasik hastane uygulamalarının yerine hastane amfi tiyatrosunda hasta görüşmeleri yapmıştır.  Freud’un Charcot ile çalışması onu psikolojik hastalıklara psikobiyolojik açıdan bakmaya yönlendirmiştir. 

Freud histerinin görülmeyen psikolojik  bir stresin fiziksel bir yansıması olduğuna inanmış olup bu görüşünü histerinin kadınlara özgü değil erkeklerde de görülebilecek bir hastalık olduğu önerisiyle desteklemiştir.

Freud Paris’te yaşadığı bu aydınlanmanın ardından Viyana’ya gelmiş ve daha eski bir doktor olan Josef Breuer ile çalışmaya başlamıştır.

1980 yılında Anna O. takma isimli Bertha Pappenheim ölmekte olan babasının bakımını üstlendikten sonra histerik belirtileri geliştirmesi üzerine Breuer 1880-1882 yılları arasında hipnoz ve anıların konuşulması tekniklerini kullanarak Annayı iyileştirmiştir. Anna buna baca temizleme tedavisi demiştir. Freud ve Breuer Anna ve diğer histerik hastalarla yaptıkları çalışmaları temel alan ‘HİSTERİ ÜZERİNE ÇALIŞMALAR’ kitabını yayımlamışlardır bu kitap Breuer’in katarsis dediği konuşma terapisi yöntemini de belgelemiştir.

Breuer’in çalışmayı bırakmasının ardından Freud psikopatoloji ve kişilik gelişimi kuramları üzerine çalışmaya devam etmiştir.

Freud 30 yaşında evlenmiş uzun süre mutlu bir evliliği ve bu evliliğinden 6 çocuğu olmuştur en küçük çocuğu Anna babasının yolundan ilerlemiş ve alanda saygıdeğer bir kuramcı olmuştur.23 Eylül 1939’da 83 yaşında yakalandığı çene kanseri sebebiyle hayatını kaybetmiştir.

Yaşamına çalışma alanında yaşadığı değişim ve dönüşümler hakkındaki kısa bilgilerin ardından birazda kuramıyla ilgili parçalara geçelim

 

İNSAN DOĞASI GÖRÜŞÜ

Freud insan doğası hakkında oldukça olumsuz bir görüşe sahiptir ona göre insanlar doğuştan ilkeldir ve güçlü içsel güçler tarafından kontrol edilirler bu gücü içgüdü olarak adlandırmıştır. Peki nedir bu içgüdü ; en temel hedefi bedensel bir ihtiyacı gidermektir. Örneğin açlık içgüdüsü açlık durumunu ortadan kaldırmayı amaçlar böylece kişinin yaşamda kalması sağlanır bedensel olarak bu ihtiyaç doyurulduğunda kişi fiziksel ve psikolojik rahatlama yaşar çünkü içgüdünün kaynağı ortadan kaldırılmıştır bu duruma dürtü azaltma da denilmektedir böylelikle içgüdünün tüm ihtiyacı karşılanmış ve denge konumuna ulaşılmış olunur yani hazza ulaşılmıştır.

Bir içgüdü gerilimde rahatlamaya doğru gider cinsel içgüdü tatmin edilmesinde ise bu biraz değişkendir . şöyle ki cinsel ilişkide boşalma  öncesine kadar gerilim biriktirilir ancak bu durum yinede içgüdülerin sürecine ters düşmez önemli olan cinsel içgüdünün ihtiyaçlarının karşılanıyor olmasıdır boşalma öncesi birikmenin ardından boşalma ile diğer içgüdülerde olduğu gibi rahatlamaya geçiş sağlanır bu geçiş öncesinde yaşanan birikim hazzı arttırıcı etkendir bu nedenle insanlar içgüdülerinin ihtiyaçlarını karşılamayı geciktirirler. 

Freuda’da göre kişilik işlevlerini sürdürmeye yarayan iki temel içgüdü bulunmaktadır bunlar yaşam ve ölüm içgüdüsüdür ve doğumdan itibaren işlev görürler.

Yaşam içgüdüsü bedenin devamlılığını ve türünü devam ettirmeye yönelik davranışları içerir Freud bu içgüdü için Eros(yunan aşk tanrısı) ismini kullanmıştır

 

Freud’un fikirleri sadece akademik değil, aynı zamanda kişisel gözlemlerinin bir yansımasıydı

 

1. Dünya savası ile birlikte freud insanoğlunun karanlık bir yönünün bulunduğunu saldırganlık ve yıkıcılığa yönelik temel bir içgüdüye sahip olduklarını belirtmiştir bu içgüdüye ölüm içgüdüsü Thanatos adını vermiştir.

Freud’a göre yaşamın amacı ölümdür ve tüm cinsel güdülerin arkasında ölüm içgüdüsü ve insanoğlunun ölmek için bilinç dışı arzusu vardır yaşam eninde sonunda önceki formuna yani kendini yok etmeye öldürmeye zarar vermeye zorlar 

Bu iki temel güdünün aslında tamamen birbirinden ayrı olmadığını savunmuştur tüm eylemlerde ikisi birden eşit miktarda olmasa da vardır örneğin her cinsel birleşme bir miktar agresyon içerir yine aynı şekilde her yıkıcı eylem bir miktar erotiktir.

insan doğası görüşünün diğer bir önemli noktası ise yaşamın ilk yıllarının üzerinde durmasıdır.Freud’a göre yaşamın ilk yıllarında yaşanılan deneyimler önemlidir ve yaşamın sonuna kadar etkilidir. Freud çocukluk için saflık ve cinsel dürtülerden uzak oluşu fikrine de yaptığı analizler sonucunda yaşamın ilk yıllarına ait anılarında cinsel deneyim içeriklerine dayandırarak karşı çıkmıştır..

Breuer’in çalışmalarında hipnoz yöntemi ile ortadan kalkan belirtiler Freud’un oldukça fiziksel temelli psikiyatri modelinden dinamik psikiyatriye yöneltmiştir. Bilinç dışı güçlerin davranış üzerinde gücü olduğunu öne sürmüş ve bu duruma psişik belirlenimcilik adını vermiştir bu nedenle insan doğası belirlenimcidir yani eylemler düşünceler sözler hatta rüyalar bile yaşam ve ölüm içgüdüleri tarafından belirlenmektedir.

Freud insanın doğasına dair bu karanlık tabloyu çizerken, bir yandan da bu doğanın içinde nasıl bir düzen olduğunu anlamaya çalıştı. İşte bu noktada ‘kişiliğin yapısı’ devreye giriyor.

 

KİŞİLİĞİN YAPISI

Buz dağı metaforuyla bilinen Ego-Süperego-İd / Bilinç seviyesi- Ön bilinç seviyesi- Bilinç dışı

Freud kişiliğin bu 3 sistemini işleten enerjiye psişik enerji ismini vermiştir ve her birey psişik enerjiye sahiptir.

1.TOPOGRAFİK KURAM

Bu kuram ortaya atılmadan önce davranışlar bilinç seviyesinde açıklanıyordu fakat Freud psikolojik düzensizliklerin temellerinde bastırılmış ketlenmiş başka süreçlerin olduğunu ve bunların sadece bilinç düzeyinde açıklanamayacağını öne sürmüş ve  bilinç, bilinç öncesi ve bilinç dışı kavramlarını açıklamıştır 

Hadi birlikte bu kavramlara bir bakalım

● BİLİNÇ

Belirli bir zamanda kişinin farkında olduğu algıları anıları düşünceleri fantazileri ve duyguları içerir ve temelinde gerçeklik ilkesi vardır

● BİLİNÇ ÖNCESİ

Erişilebilir hafıza da denir bilinçli bir çabayla bilince çağırılan düşünceleri ya da anıları kapsayan alandır bu düşünce ve anılar bilinçte o zamana kadar bulunmamasına rağmen kişinin çabası ve dikkatiyle bilince çağırılabilir

● BİLİNÇDIŞI

Farkındalık sınırları içinde olmayan kolay ulaşılamayan tüm içgüdüleri, yüzleşmekte zorlanılan anıları ve duyguları kapsayan kişinin bastırdıkları açığa çıktığında gerçeklikle, ahlaki değerlerle çatışma olasılığı olan ve bu çatışmadan dolayı kişide kaygı uyandırması olası olan duygusal birikimlerin kaynağıdır. 

Bilinç ve bilinç dışı birbirinden çok uzaklaştığında patolojiler oluşmaya başlar

 

2. YAPISAL KİŞİLİK KURAMI

Freud zaman içerisinde edindiği deneyimler sonucu gösterdiği gelişim ve değişimlerle topografik kuramdan yapısal kurama doğru bir geçiş yapmıştır.

Bu kuramda insanın kişiliğinin biyolojik bir temele dayandığını ve ruhsal bir aygıt olarak tanımladığı kişiliğin id ,ego ve süper ego olmak üzere birbiriyle sürekli etkileşimde olan üç yapıdan bahsetmiştir

● İD 

Içgüdüler ve doğuştan var olan tüm bilinçsiz dürtüler bu alanda yer alır. Haz ilkesine dayalı çalışır bu prensibin temel amacı acıdan kaçmak ve hazzı bulmaktır bu nedenle oluşan gerilimin hemen ortadan kaldırılması amaçlanır. İd doğuştan kişide var olan içgüdüleri de kapsayan bir çeşit işlenmemiş psikolojik yapıdır.İd ilkel benliktir dış dünya ile bağlantısı yoktur yer ve zaman tanımaz adeta psikolojik enerjiyi biriktirip tutan bir depo gibidir ve bu  enerji biriktikçe organizmadaki gerilim artar haz ilkesi gereğince rahatlama sağlamak için refleks eylemler (hapşırma, esneme vs.)ve birincil süreçler(imgeleme) denilen iki evreden yararlanır.

● EGO

Kişinin fizyolojik ve psikolojik ihtiyaçlarına nesnel gerçeklik içinde doyum arandığı bir bölgedir temel prensibi gerçekteki ilkesidir bebek yaklaşık 6 aylıkken gelişmeye başlayan ego bireyin gerçekçi başa çıkma davranışını destekler ego’nun temel motivasyonu fazla elde etmek değildir. ikincil süreçlerin gerçekçi düşünme becerilerinden yararlanır ve fantezi ile gerçeği birbirinden ayırır ego id’i denetler ve bilinç dışı kılar. Ego kişinin bilinçli ve farkında olduğu alandır ruhsal yapıyı düzenler denge ve uyum sağlama amacı güder ego psikenin hem fiziksel hem de sosyal gerçeklikle ilişkili olan tek parçasıdır 

Id egoyu domine etmeye başlarsa kişi öncelikle kaygı yaşar bu sebeple ego zaman mekan ve koşulları gerçeklik ilkesi temelinde dikkate alarak id’den gelen içgüdüsel istekleri dengelemeye  o isteklerin oluşturduğu yoğun heyecanı bastırmaya çalışır 

● SÜPEREGO

Kişiliğin üçüncü sistemi olan Süper ego toplum yasalarını kapsar geleneksel törel kısmını temsil eder doğuştan var olmayan sadece gelişimle birlikte ortaya çıkan süperego içimizdeki yargıçtır. kişinin ilk çocukluk döneminden itibaren ailesi ,arkadaşları, okul ortamı içinde yaşadığı çevre din kültür ve toplumdan etkilenerek edindiği ödülle cezalar geleneksel kurallar kişinin gelişim sürecine etki eden neyin doğru neyin yanlış olduğuna dair bir algı geliştirmesine vicdan duygusunun ve süper egosunun oluşmasına sebep olmaktadır bu içselleştirme süreci vicdan olarak da adlandırılır

Vicdan ise bilinç dışıdır ve ahlaki ve uygun olmayan tüm davranışlara karşı yasaklar koyar. Freud vicdanın cezalandırıcı olduğunu kişinin kendi kendini cezalandırma kapasitesinin karşılığı olduğunu belirtir Süper ego mükemmel arar gerçekleri değil ve  2 alt sistemden oluşur ego ideal ve vicdan

 

Bu üç yapı ile birlikte birde Freud’un tanımladığı 3 çeşit kaygıdan söz eder

 

1. Gerçeklik kaygısı

Dış dünyadaki gerçek bir tehlikeden korkmak anlamına gelir 

 

2. Nevrotik kaygı

Kişinin kendi içsel dürtülerini kontrol edemeyeceği id’den gelen dürtüler tarafından ele geçirileceğine dair duyduğu korkudur kişinin kontrolünü aklına yitirecek gibi hissetmesi de nevrotik kaygıdır 

 

3. Ahlaki kaygı 

Tehdidin dışarıda fiziksel dünyada değil de süper egonun içselleştirmiş sosyal dünyasından geleceğine dair duyulan korkudur utanç suçluluk ve cezalandırma korkuları

Kişinin nevrotik kaygıyla başa çıkabilmesi için de ego birtakım savunma mekanizmaları geliştirmektedir savunma mekanizmalarının iki önemli özelliği vardır birincisi bilinç dışı düzlemde gerçekleştirirler bu sayede kişi ne yaptığının farkında olmaz ikincisi gerçeği reddeder ya da çürütürler ki bu sayede gerçek daha az tehdit edici olsun. Savunma mekanizmaları uyumsuz değillerdir aksine onlar olmadan hayatta kalınamaz fakat gerçeği olması gerekenden daha fazla reddedip çürüttükleri zaman yaşamla uyumsuz hale dönüşebilirler (savunma mekanizmaları temel olarak Freud tarafından egonun kaygıyla baş etme yolu olarak tanımlansa da Anna Freud tarafından bu mekanizma daha ayrıntılı sınıflandırılmış ve sistematikleştirilmiştir)

 

Kuramı anlattığımıza göre birazda gelişim aşamalarına bakalım

 

KİŞİLİK GELİŞİMİ

 

Freud çocukluktan yetişkinliğe doğru uzanan 5 gelişim basamağından bahsetmektedir Freud'un psikoseksüel gelişim evrelerinin her bir döneminde kişinin libidinal ya da cinsel enerjisi vurgulanarak tanımlanmaktadır. Oral dönem ağız anal dönem makat fallik dönem anne ve babaya yönelim ve genital  dönem ise cinsel üreme organları ile ilişkilendirilmiştir

 

● Oral dönem 0-1,5 yaş

● Anal dönem 1,5-3 yaş

● Fallik dönem 3,5-6 yaş

● Gizli dönem 6-12 yaş

● Genital dönem 12-18 yaş

●  

Peki Freud tüm bu fikirleri insanla, yani danışanla nasıl buluşturdu? İşte burada devreye psikanalitik değerlendirme teknikleri giriyor.

 

PSİKANALİTİK DEĞERLENDİRME TEKNİKLERİ

➢ SERBEST ÇAĞRIŞIM

Hepimizin öyle ya da böyle bildiği o divana uzanma ile başlayan bu teknikte Freud divanın başında hastanın yüzünü göreceği ama kendisinin görünmediği bir şekilde konumlandığı (bu konumlanma ile ilgili Freud’un hastalarının kendisine dik dik bakmasından hoşlanmadığı gibi birde bu konumlanmanın kendisinin yüz ifadesi ve mimikleri sebebiyle hastanın kendini ortaya koymasını engelleyeceğini düşüncesiyle geliştirildiği gibi iki farklı sebep gösterilmiş) ve kişinin aklına gelen herhangi bir şeyi sansürlemeden söylemesidir. Bu söylenenler önemsiz ,saçma, utanç verici, mantıksız veya hoşa gitmeyen düşünceler, fikirler ya da zihinde canlanan bir resim anlatımı olabilir. Bu teknik söylenen bir düşüncenin rastgele ve önemsiz olmadığı üzerine kuruludur.ilk söylenenden son söylenene her cümle arasında bir anlam zinciri bulunmaktadır.

Freud bu tekniği uygularken zaman zaman hastaların zorlandığını ve bu zorlantının temas edilen anının dile gelemeyecek kadar acı verici olmasıyla ilgili olup ortaya çıkarmayı reddetmeleriyle sonuçlanmıştır ve Freud bu anılara direnç adını vermiştir.direnç oluşumunu ise tekniğin işe yararlığının bir kanıtı olarak değerlendirmiştir. 

➢ RÜYA ANALİZİ

Uyanık haldeyken bastırılan id’in dürtüleri rüya yoluyla hazza ulaşır.bu nedenle Freud rüyaları bastırılmış isteklerin, çatışmaların ve korkuların ortaya çıkış yolu olarak görmüş hatta rüyaları bilinç dışına giden kraliyet yolu olarak tanımlamıştır.

Rüyalar çatışmaların yoğunlaşmış sıkıştırılmış formlarıdır

➢ AKTARIM VE KARŞIT AKTARIM

Hastalar geçmişlerindeki önemli kişilerle olan ilişkilerini duygu ve düşüncelerini terapi sürecinde bilinç dışı bir şekilde terapiste yönlendirilmesi aktarım olarak adlandırılmış olup terapide istenilen bir durumdur. Karşıt aktarım ise terapistin terapi sürecinde duygusal tepkilerini bilinçsizce yansıttığı durumdur

 

➢ FREUD SÜRÇMESİ

Günlük yaşamda dil sürçmesi herkes tarafından sıkça karşılaşılan bir durumdur bir şeyin adı yanlış hatırlanabilir ,söylenilen yanlış bir şekilde duyulabilir ya da söylenilmek istenen sözcük yerine başka bir kelime kullanılabilir. Freud’a göre bu tarz dil sürçmeleri anlamlıdır ve bilinç dışı bir niyetin bilinç öncesinde bulunan bir niyete baskın gelerek ortaya çıkmasıdır.

 

Tüm bu kavramların arkasında, Freud’un bir grup meslektaşıyla yürüttüğü o verimli Çarşamba buluşmalarının izleri vardır.

Freud’un “Çarşamba Toplantıları” 

psikanalizin doğuşunda çok önemli bir yere sahiptir. Bu toplantılar, 1902 yılında Sigmund Freud’un Viyana’daki evinde başlattığı, küçük bir entelektüel tartışma grubudur

Tarih ve Yer:

İlk toplantı 1902’de Freud’un Berggasse 19’daki evinde başladı. Toplantılar her hafta Çarşamba akşamları yapılıyordu.

Amaç:

Başlangıçta Freud’un fikirlerini paylaşması ve tartışması için düzenlense de zamanla psikanalitik teorilerin geliştirilmesi, vaka sunumları ve mesleki dayanışma amacıyla sürdürüldü.

Yapı ve Disiplin:

Toplantılar ciddi bir disiplinle yürütülüyordu. Freud başkanlık ederdi. Sunumlar ve tartışmalar belirli bir düzen içinde yapılırdı.

Kapalı Grup:

Başlangıçta küçük bir grupken, zamanla üyeler seçilerek alınmaya başladı. Herkesin katkıda bulunması beklenirdi.

Zamanla Kurumsallaşma:

1908 yılında bu grup resmen Viyana Psikanaliz Derneği (Wiener Psychoanalytische Vereinigung) adını aldı.

Peki Kimler Katılıyordu?

Bu toplantılara katılanlar, psikanalizin ilk neslini oluşturan önemli figürlerdi:

 

Wilhelm Stekel: İlk katılanlardan biri, Freud’un yakın çalışma arkadaşıydı. Psikanalize önemli katkılarda bulundu ama sonra yolları ayrıldı.

Alfred Adler: Başlarda gruptaydı ancak bireysel psikoloji ekolünü geliştirerek Freud’dan ayrıldı.

Carl Gustav Jung: İsviçre’den gelen önemli bir isimdi. Başta Freud’un “veliahtı” gibiydi ancak zamanla görüş ayrılıkları nedeniyle ayrıldı.

Otto Rank: Psikanalitik kuramda doğum travması gibi kavramları ortaya atan figürlerden biri.

Sándor Ferenczi : Freud’un yakın dostu ve sadık destekçisi, daha deneysel ve hasta-odaklı bir yaklaşım geliştirdi.

Max Eitingon, Karl Abraham, Ernest Jones gibi başka isimler de zamanla dahil oldu.

Bu toplantılar psikanalizin kurumsallaşmasında ve dünyaya yayılmasında çok kritik rol oynadı. Freud’un düşüncelerini sadece paylaşmakla kalmayıp, onlara meydan okunmasına da alan açtı.

Toplantılarda Tartışılan Konular:

Freud’un Çarşamba toplantılarında gündeme gelen konular psikanalizin temel taşlarını oluşturdu:

Rüya yorumu: Freud’un “Rüyaların Yorumu” (1900) kitabı üzerine çokça konuşuldu. Rüyaların bilinçdışı arzuların ifadesi olduğu fikri burada tartışıldı ve geliştirildi.

Serbest çağrışım yöntemi: Danışanların akıllarına gelen her şeyi sansürsüz anlatmaları fikri (free association) toplantılarda paylaşıldı ve örnek vaka analizleriyle desteklendi.

Çocukluk deneyimleri ve cinsellik: Psikanalizin en tartışmalı konularından biri olan çocuk cinselliği ve Oidipus kompleksi, Freud tarafından ortaya atıldı ve bu grupta yoğun biçimde işlendi.

Nevroz ve bilinçdışıHisteri, takıntı nevrozu gibi bozuklukların bilinçdışı çatışmalarla ilişkisi tartışıldı.

Libido teorisi: Psikoseksüel gelişim evreleri ve libidinal enerji gibi kavramlar bu grubun entelektüel mutfağında şekillendi.

 

Freud başlangıçta herkesin katkı sunmasını teşvik ediyordu, ama zamanla onun fikirlerine karşı çıkmak zorlaştı. Bu da bazı üyelerin ayrılmasına sebep oldu.  Fikirlerini tartışmaya açsa da, temel görüşlerine karşı çıkanları dışlamaya meyilliydi.

 

Yaşanan Kopuşlar:

Alfred Adler (1911):

Adler, Freud’un cinsellik vurgusuna karşı çıktı. Ona göre bireysel üstünlük çabası (güç istemi) psikolojik sorunların temelindeydi. Adler gruptan ayrıldı ve Bireysel Psikoloji Okulunu kurdu.

Carl Gustav Jung (1913):

Jung, Freud’un teorisini çok dar buluyordu. O, psikanalizin sadece cinselliğe dayanmaması gerektiğini savunuyordu. Daha sonra Analitik Psikoloji adını verdiği kendi ekolünü kurdu. Bu ayrılık Freud’u oldukça derinden etkiledi.

Wilhelm Stekel:

Freud’la teorik anlaşmazlıklar yaşadı ve bağımsız hareket etmeye başladı. Onun ayrılığı daha sessizdi ama yine de önemliydi.

Bu kopuşlar psikanalizin gelişmesini durdurmadı, tam tersine birçok farklı psikoloji ekolünün doğmasına neden oldu.

 
 
 

Yorumlar


bottom of page