GERÇEK CANAVAR KİMDİR?
- Gri Psikoloji

- 24 Ara 2025
- 3 dakikada okunur

Onun sinemasında canavarlar hiçbir zaman sadece korkutmak için var olmadı. Onlar, bastırılmış olanın geri dönüşüdür, terk edilmiş olanın ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Frankenstein anlatısı da bu nedenle, yüzeyde bir korku hikâyesi gibi görünse de derininde insan ruhunun en eski ve en acı verici çatlaklarını taşır. Bu metinde sorum basit ama rahatsız edicidir: Gerçek canavar kimdir? Yaratılan mı, yaratan mı?
Bu hikâye, ölüme başkaldıran bir bilim insanının anlatısı değildir tutulamayan bir yasıngiderek dünyayı ve benliği tahrip etmesinin hikâyesidir. Film, yas tutma ile gerçeklik ilkesi arasındaki ilişkinin kopuşunu merkezine alır. Anne kaybı, Victor için sembolize edilemez kayıp, zihinsel olarak işlenemez. Bunun yerine, kaybın yarattığı boşluk başarı, kudret ve ölümsüzlük fantezileriyle doldurulmaya çalışılır. Bu, klasik bir narsistik savunmadır.
Yas tutulamadığında, kayıp inkâr edilir inkâr edilen kayıp ise geri döner. Filmde bu geri dönüş, canavarın bedeninde karşımıza çıkar. Canavar, Victor’un yasını tutamadığı annesinin, bastırılmış öfkesinin ve kabul edilemeyen aczinin somutlaşmış hâlidir. Bu anlamda canavar, ölümsüzdür çünkü tutulmamış yas ölmez. Zedelenmez çünkü acı tanınmadıkça hissedilmez. Ancak bu bir ayrıcalık değil, tam bir lanettir.
Victor’un babası, gerçeklik ilkesini temsil eder fakat onu taşıyacak duygusal kapasiteden yoksundur. Baba, çocuğu anneden ayırır ama bunu yumuşak bir geçişle değil, zor ve şiddetleyapar. Böylece yasa, içselleştirilemez yalnızca dayatılır. Sonuçta Victor için ölüm, kabul edilmesi gereken bir gerçeklik değil yenilmesi gereken bir düşman hâline gelir. Onun için ölümü yenmek aslında babayı yenmek demektir.
Anne kaybından sonra Victor’un dünyayla kurduğu ilişki giderek kopar. İnsanlar özne olmaktan çıkar, nesneleşir. Kardeşinin nişanlısına duyduğu tutku bir aşk değil yası tutulmamış bir kaybın yerine konulan, karşısındakinin arzusunu hesaba katmayan bir nesne kullanımıdır. Bu nedenle reddedilmeye tahammül edemez çünkü reddedilmek, ikinci bir kayıp yaşamak anlamına gelir.
Canavarın yaratılışı, narsistik bölünmenin doruk noktasıdır. Victor, canlı bir varlık yaratır ama onun bir kişi olabileceğini düşünmez. Emir alan, itaat eden, acı çekmeyen bir nesne beklerken karşısında korkan, öğrenen, bağlanan bir varlık bulup dehşete kapılır. Çünkü canavar, Victor’un bastırdığı bebekliğini ve çaresizliğini taşımaktadır.
Viktor, canavarı doğduğu anda terk eder. Bu ahlaki bir kusur gibi duran detay canavar da olsa her doğumun travmatik olduğunu gösterir. Nesne ilişkileri kuramı açısından bakıldığında, canavarın ilk nesnesi yani yatıcısı Victor, onu tutamaz, düzenleyemez, aynalayamaz. Winnicott’un sözünü ettiği “yeterince iyi anne” burada yoktur. Çünkü o sadece Tanrı olmayı düşünmüştü anne olmayı değil. Bu yüzden canavarın ilk deneyimi sevgi değil, dağılmaolmuştur. Dünyaya parçalanmış bir bedenle geldiğini düşündüğümüz canavar aslında parçalanmış bir benlikle doğup direnmeye çalışır.
Canavarın gizlice izlediği aile sahneleri genellikle duygusal bir ara bölüm gibi dursa da onun ikinci kez doğduğu anlardır. Dil öğrenir, empati geliştirir, yas tutmayı keşfeder. Nesne ilişkileri açısından bu aile, onun geçici iyi nesnesi olur. Kör bilge figürü, babanın olumlu işlevini temsil eder: “yargılamayan, acele etmeyen, varlığı tanıyan bir üçüncü.” Canavar ilk kez bir özne olarak görülür ve bu sayede kendini bir kişi olarak düşünebilir. Victor’un giderek insanlıktan uzaklaştığı yerde, canavar insanlaşır.
Victor’un babasıyla kurduğu ilişki yalnızca Victor’un karakterini değil, dolaylı ama güçlü bir biçimde canavarın iç dünyasını da şekillendirir. Victor’un babası sevgi sunan bir figür değildirdaha çok düzen, başarı ve akıl temsilidir. Şefkat yerine beklenti, temas yerine denetim vardır. Nesne ilişkilerine bakıldığında Victor’un iç dünyasında soğuk, ulaşılmaz bir baba nesnesiiçselleştirilmiştir. Bu nesne, Victor’un kendi ebeveynlik kapasitesini de sınırlar.
Victor’un canavara davranışında gördüğümüz mesafe, korku ve inkâr bu nedenle özgün değildir aktarılmıştır. Victor, babasından gördüğü ilişki modelini yeniden üretir. Canavara baktığında kendi çocukluğundaki yetersizlik duygusuyla karşılaşır ve bu yüzden bakışını kaçırır.
Bu noktada canavarın trajedisi derinleşir: Onun tek nesnesi Victor değildir Victor’un içselleştirdiği baba nesnesidir. Yani canavar, iki kuşaklık bir reddin beden bulmuş hâlidir. Bu nedenle canavarın deneyimlediği terk edilme sadece kişisel değil, nesiller arası bir aktarımdır. Şiddet burada tekrar eder. Victor, babasından gördüğü muameleyi bu kez yaratığına yöneltir. Ezilen, ezen olur. Bu, bireysel bir kötülük değil işlenmemiş travmanın zorunlu sonucudur.
Victor ile canavarın filmin sonundaki karşılaşması bir düşmanlıktan ziyade gerçekleşememiş bir terapötik an gibidir. İki benlik ilk kez savunmalarını gevşeterek aynı duygusal alanda bulunur. Victor artık kaçamaz canavar artık bağırmaz. Aralarındaki ilişki ilk kez saldırı ya da inkâr üzerinden değil, yas üzerinden kurulur. Bu, Klein’ın tanımladığı depresif konuma geçişin gecikmiş ama gerçek bir anıdır. Vedalaşılırken, Victor ilk kez Tanrı rolünden iner canavar ise ilk kez yalnızca bir sonuç değil, bir özne olarak görülür yani bebek kendini artık annenin yüzünde görür…
Ancak bu tanınma çok geç gelmiştir. Annenin aynalaması zamansal olarak uygun olmadığında bebeğin bu deneyimi kendilik bütünlüğüne yerleşemez, sonradan yapılan bu yansıtma bir onarımdan çok artık bir istiladır.
Canavar öldürür, evet. Ama önce kim öldürmüştür? Bir bakış, bir terk ediş, bir temas eksikliği kaç cinayete denktir? Sevgi talep edildiğinde geri çekilen, sorumluluk istendiğinde Tanrı rolüne geçen her zihin, kayıp ve sınırlılıkla yüzleşmemek için aynı psikolojik savunmayı bugünde yeniden üretmektedir. Victor babasına “görülmüş” bir çocuk olsaydı, bir canavarı yaratmayacaktı. Canavar, sevilseydi bir canavar olmayacaktı. Ama Victor sevilmek istemedihayranlık istedi.
Bu yüzden hikâye hâlâ bitmedi. Çünkü biz hâlâ yaratıyor, ama tutmuyoruz.
Film bu nedenle huzurla değil, bir eksiklikle biter. Tutulamayan yasın hikâyesi, tamamlanmış bir finali hak etmez. Çünkü yas tutulmadıkça, hikâye de bitmez
Yazar: Psikolog Sultan Ağırman



Yorumlar